Son yıllarda romantik ilişkilere dair dillere pelesenk olan o soru: Aşkı neden kaybettik ve neden bulamıyoruz?
Soruyu direkt ve tek bir nedene indirgeyerek cevaplamak kolay olmasa da, yüzümüzü hayata çevirdiğimizde cevabını bulabileceğimiz bir yere benziyor.
Aşk ve hayat birbirinden azade değil. Yaşamın her yeni sürümünde bizler de insan olarak farklı versiyonlarımızla temas ediyor, bazen de temas etmek zorunda kalıyoruz.
20 yıl önce sosyal medya üzerinden kurgulanan bir hayatı tahayyül edemezken, bugün tam içinden geçiyor, bazen de sosyal medya üzerinden nefes alıp veriyoruz. Son birkaç yıldır yapay zeka (AI) çalışmalarının geldiği nokta, hayata dair bazı görevleri insan benzeri performansla yapmaya odaklanıyor. Ortalama bir insan ömrü için pek çok inovasyona şahitlik ediyoruz. Şahitliğini yaptığımız her bir yeniliği insan ruhsallığından koparıp bağımsız kılmak olanaksız. Her biri hayatla ve insanla kurduğumuz ilişkinin nitelik ve niceliğin belirleyicisi. Ezcümle, ne toplum ruhtan, ne de ruh toplumdan bağımsız.
Gelinen noktada; özerklik, bireysellik, bağımsızlaşma gibi kavramlar kapı eşiğinde duran ve zihnimizi kurcalayan yer olmaktan uzaklaşıp, içimizde taşıdığımız evlerimize daha çok konuk etmek istediğimiz bir noktada diyebiliriz. Bireyselliği koruyup kollamamız gerektiğini tekrar ve tekrar kendimize hatırlattığımız yerde bunu özdeğer ile yakından ilişkilendirdik. Artık çoğumuz öz değer ve öz şefkat savunucusuyuz. Savunucu değilsek, ‘yine sistemin dışına mı itildim?’ sorusuyla eşlik eden suçluluk hissine tahammül etmekte güçlük çektik.
Bir ötekine değer vermekle kendime değer vermek arasında kurmaya çalıştığım dengenin dengesizleşeceği ihtimalinin verdiği kaygıyla daha çok kendiliğimize sokulmaya başladık.
Diğer yandan da kimilerimiz aşkı bir can simidi, ecza dolabı görmeye ihtiyaç duydu. Hayatın son sürat değişimi ya da kötü gidişat olarak algılanan parçaları üzerinden duyulan kaygı ile aşka yapılan vurgu gittkçe büyüdü. İnsanların kendilerine verdiği değer, aşkı yaşayıp yaşamadıkları göre arttı ya da azaldı. Aşk yaşanıyorsa hayata bütünleşik, anlamlı ve başarılı; aşk yoksa hayatın dışına itilmiş, kuru, yavan, sıradan ve yalnız bir hayat yaşadığını düşünüp kendini ‘sorunlu’ adleden insanlar olarak olarak bölündük. Bu duruma hızlı tüketim çağının getirdiği kolay erişilebilirlik, boşanma oranlarının hızlı artışının verdiği tekinsizlik, arkadaşlık uygulamaları üzerinden ‘beden’ kaydırma ile başlayan cinselliğin giderek anlamsızlaşması halleri de eklendiğinde, aşk hem anlamı sorgulanan hem de kaybettiğimizi bize düşündüren bir kavram olmaya başladı.
Oysa aşık olmak kendimizi olumlu ya da olumsuz pek çok duygu ve deneyeme kendimizi açmak demektir. Risktir. Hayal kırıklığı, öfke, umut, heyecan, keder, her bir duyguyu deneyimlemeye peşinen helalleşmek demektir. Kimse bize ilişkinin başında risk oranımızın kaç olduğunu söylemez ama içimizde bir yerlerde riski bir durumun içine düştüğümüzü biliriz. ‘Aşka düşmek’ aslında riske düşmektir. Bu yüzdendir ki devrilmek de doğrulmak da aşkın doğasındandır. Rollo May ‘ Aşk ve İrade’ kitabında aşkı, başkalarını etkileme, ötekinin bilincini biçimlendirme, yoğurma ve yaratma çabası olarak tarif eder. Benim içimdeki ideal ötekine duyulan arzu, benden bir öteki yaratma hayalidir. Bu durumda ilk akla gelen, aşka düşmeden önce kendimle ilişkimin nasıl olduğudur. Yakın, uzak, mesafeli, kaçıngan, derinlikli, duyarlı, öfkeli, şefkatli, sakıngan,… Ben kendimle üç aşağı beş yukarı nasıl bir ilişkideysem, hayatla ve insanla kurduğum bağ da benzer bir yerde olacaktır.
İnsanları ve hayatı, işgalci, tehditgar, sömürücü, tekinsiz bir yerde algılıyorsam, romantik ilişkide de ilişkiye, karşımdaki kişiye dair hissedebileceklerim benzer olması anlamlıdır.
Madalyonun diğer yüzü de mümkün. Hayatı ve insanları tüm olasılıklarıyla birlikte kapsayıcı bir yerden ele alıyorsam, bir parçam güven duymayı seçiyorsa, hayatın belirsiz yönlerine karşın baş etme biçimlerim gelişmiş ve kendimi hayata ve insana karşı kapatmak yerine açmayı seçiyorsam, romantik ilişkide de benzer bir noktada olacağımdır.
Bir romantik ilişkideki tekrar eden döngülerimi, tıkandığım ve yol almakta güçlük çektiğim alanları, iyileştirmek ve koruyup kollamak istediğim parçaların anlamını bulmanın yolu kendimden geçiyor.
İşaret parmağımı karşımdakine göstermeden önce kendime yöneltmem ama bunu yargılama ve eleştirinin uzağında anlam odağında gerçekleştiriyor olmam kıymetli. Bu durum beni mağdur pozisyonundan çıkarıp, aslında o kadar da edilgen bir noktada olmadığımı, sürüklenmediğimi, bir şeylerin yazgının ürünü olmadığını bana gösterir. Anlam çok şeydir. İnsan canlısı ancak anlayabildiği bir şeyi çözebilir, mücadele edebilir. Ez cümle, bir söz var, ‘dengeye düşmeyen bulamaz dengini’. O ‘ideal ödeki’yi bulabilmenin yolu biraz da kendimizle ilişkimizde dengeyi bulabilmemizden geçiyor olmalı.
Aşkın benim için anlamını sorgulamak da çok kıymetlidir. İhtiyaçlarımı, kaygılarımı, tamamlamaya çalıştıklarımı, kendimde görmek istediğim kendimi bana anlatır. Aşk bir ötekinin gözünde kendimi görme çabasıdır. Sevgili Agah Aydın’ın söylemi ile aşk, ‘ben kimim sorusunu arama girişimidir. Ötekinin arzusunun nesnesi olma girişimidir insan olmak. Onun nesnesi olmak için kestiğim pozdur’
Değişen ve değişmesi gün be gün muhtemel olan hayattan bağımsız değildir ilişkiler. Ne demiştik yazının başında? Ne toplum ruhtan, ne de ruh toplumdan bağımsız.
Her şey bu denli değişim potansiyeli taşırken biz de değişeceğiz. İlişkilere, hayata, duygulara, amaçlara, hayallere, varoluşa, inançlara, değerlere… yüklediğimiz anlamlar da değişecek. Tüm değişebilirliğin içinde ne yaşadığımızı, güncellendiğimiz ya da ayak direttiğimiz yerleri, sınır ve ihtiyaçlarımızı yakından takip etmekle mükellefiz. Ancak bunu yapabilirsek ‘ Aşkı neden kaybettik ve neden bulamıyoruz?’ gibi edilgen ve bizi kontrolsüz kılan sorunun önüne geçebiliriz.


