“Kendimi yalnız ve değersiz hissediyorum” sanırım son yıllarda insan varoluşuna en yakın düşen cümlelerden biri.
Hayattaki varoluşumuz gibi yaşam da dinamikleri itibariyle devinim halinde. Bir halden başka bir hale ilerleyen, durmayan bir noktada.
Burada ‘durmak’ kelimesi üzerinde bir miktar düşünmeye değer.
Devinim halinde olan hayat durmayı, duranı, beklemeyi, değişmemeyi, kalmayı pek takdir etmiyor. Takdir etmediği gibi bunu içinden çıkılması gereken bir hal olarak görüyor.
Sosyal medya, bedenimizin bir uzvu gibi, ruhumuzda her an eşlik eden bir noktada.
Her an bir halden bir hale bizi sürükleme kudretinde. Sağlıklı beslen, romantik ilişki yaşa, iyi para kazan, sosyal bir insan ol, dünyayı gez, hep mutlu ol… Ama evde can sıkıntısı yaşama, sosyalleşecek bir insan bulamadığında kendinde bir sorun olabileceğini düşün, parasız kalırsan yetersizsin, senede birkaç ülke gezemiyorsan başarısızsın, ilişkin yoksa bağlanma problemin vardır ya da narsisistsindir… Bu liste ziyadesiyle uzayabilir..
Kabul edelim ki sosyal medya her birimizin bir parça içinde tutabildiği görülme arzusunu giderme noktasında oldukça yaratıcı.
Hele ki yalnız ve değersiz olduğumuzu düşünüyor, hissediyorsak.
İnsan canlısı, değerli Agah Aydın’ın da belirttiği gibi ötekinin gözünde kendini görmeye çalışandır. Ötekinin arzunun nesnesi olma girişimidir insan olmak, onun nesnesi olmak için kestiğim pozdur.
Kestiğim pozun niteliği ve niceliği beni karşılanmış ya da karşılanmamış ruhsal ihtiyaçlarımla buluşturur. Bu ihtiyaçlar da uygun nesne ile karşılaşmakla mümkündür.
Anne karnında her şeye yettiğimizi düşünürüz. Bu bir bebek için ihtiyaçlarını kendisinin karşıladığını düşündüğü tümgüçlü bir yerdir. Acıktığında kendini doyuran, yeri geldiğinde kendisini sakinleştiren…
Bir zaman sonra doğumla birlikte bir dünyaya ve ötekine fırlatılırız. Bu fırlatılmışlık bizi hem bir başkasına bağımlı kıldığı gibi, diğer yanıyla da tümgüçlü olduğumuz ilizyonundan bizi uzaklaştıran bir yerdir. Artık hayatta kalmak için bir öteki lazımdır. Acıktığında karnını doyuran, yalnız kaldığında yanında ona kucak açan, canı acıdığında sakinleştiren… Ezcümle öteki yoksa, bu durum var oluşumuzun sonlanmasıyla eş değerdir, elzemdir. Dünyaya ilişkisel bir gerçeklikle gelir ve bu gerçeklik üzerine varlığımızı gün be gün inşa ederiz. Fairbrain bu durumu ‘Denilebilir ki yalnızlık, sadece teorik olarak mümkündür’ olarak açıklar.
Yalnızlık kavramı için bugüne kadar binlerce cümle kuruldu. Binlerce şarkı bestelendi, binlerce kere bu duyguyu tarif etmek için farklı sanat akımlarından faydalanıldı, onlarca düşünür binlerce fikir ortaya koydu. Hayatta varsak, daha binlercesi de yolda..
Peki nedir yalnızlığın hayattaki var oluşumuzu belirlemede bu denli özel oluşunun sebebi?
Hayattaki edinimlerimiz bir ötekinin varlığı ile ilişkili. Ötekinin gözünden kendimize baktığımızda gördüğümüz yer, düşünce duygu ve davranışlarımızın belirleyicisi. Öteki ile birlikte hayal kırıklığı yaşayabilir, kendimizi yeterli ya da incinmiş gibi duygularda görebilir, sınırlarımızı ve ihtiyaçlarımızı görebilir, ‘Ben kimim ve bu hayattan ne bekliyorum?’ sorusunun cevaplarını bulma yolunda anlam yolcuğuna çıkabiliriz. Kurduğumuz habitatta öteki ile devrilirken, yine aynı öteki ile doğrulabiliriz.
Bu ise önce kendimizle nasıl ilişkilendiğimizle başlangıç noktasını oluşturuyor. Akabinde ise yalnızlığımızı nasıl ele aldığımıza dair bir bakış geliştirdiğimizi sorgulatıyor. Her birimizin yalnızlık anlamı, yalnızlıkla sınırı, teması biricik. Kimi için korkuyla eşlik eden bir duygu iken, kimimiz için de sığınılacak bir liman… Hangi şekilde ele aldığımız ise ruhsallığımızla nasıl ilişkilendiğimizi bize söyler nitelikte. İçimize bakmak meşakkatli bir yol ve bazen sivri virajlar almamıza gebe. Hele ki bu yolculukta yollar ebediyen ‘öteki’ne çıkıyorken…
Ötekine çıkan yolların bir de kendimize çıkan bağlantı yolları sunması gerçeği var. Öteki, aslında bizim dışımızda olup biten pek çok şeyi temsil ediyorken bir de bizi kendimizle buluşturmanın yollarını sunuyor. Bir ilişkinin içinde ‘ben kimim, bu hayattan ve insanlardan ne bekliyorum, kendimle temas edebiliyor muyum, sınır koyabiliyor muyum, sürekli almak mı yoksa vermek mi en iyi bildiğim, hangi duyguları almak ya da vermek önceliğim, sevmek ve sevilmek için neler yapıyorum, neleri önemli olduğunu düşünüp altını çiziyor, nelerin benim için önemsiz olduğunu düşünüp üstünü karalıyorum, tekrar eden döngülerim neler ?’ gibi pek çok soruyu cesaretimiz ve niyetliliğimiz varsa sormaya ve cevaplarını bulma yolcuğunda olma imkanı bulabiliyoruz. Şu kısmın altını çizmek önemli olabilir: Hayattaysak ve gün be gün ilişkilerin hamurunda yoğuruluyorsak, bu soru ve cevaplar şekil değiştirerek bizimle birlikte olacaktır. Cevabını bulduğumuzu düşündüğümüz bir formülümüz biz insan canlısı için gerçekçi değil. O yol ve yolculukta kalabilmek aslolan… Irvin Yalom ‘un ‘Nietzche Ağlağında’ kitabında belirttiği ‘Eğer kendi yalnızlığımızı kucaklamazsak, inzivaya karşı kalkan olarak başka birini kullanırız’ cümlesi önce kendimiz, sonrasında da öteki ile kurduğumuz ilişkiyi özetler nitelikte.
Yalnızlığın ilk çağrışımları olumsuz duygu ve düşünceler gibi gelse de, modern dünyanın bize dayatmaya çalıştığı daimi mutluluk halinde kendimizle temasımız kapı deliğinden kendimize bakmak gibi, sınırlı. Yalnızlıkta kalmak hali, bütünümüzde neler olduğunu ya da olabileceğini söyler nitelikte. Yolu kendine çıkmasını isteyen herkese kapıları açık. Kapıyı çalmak ise biricik kendiliğimizin içini açıp bakmaya gönüllülüğümüzle ilişkin.
İlişkisel bir canlı olduğumuzu düşünürsek, çabamızda da ihtiyacımızda da geçerli sebeplerimiz var. Peki bu noktada neden bu denli kaybolmuş ve yalnız hissediyoruz?
Görülme arzumuzun bize kestirdiği pozların farkında olarak yaşayıp yaşamadığımızın kıymetli olabileceğini düşünüyorum.
Hangi ihtiyaçlarım üzerinden neyi, ne şekilde, nasıl gösterme arzusu taşıyorum? Bunun farkında mıyım? Yoksa rastgele mi pek çok şey?
Savrulma, çekiştirilme ve yutulmanın tam olarak buralarda filiz verebilceğini düşünüyorum. Rastgelelikte.
Rastgele yaşadığım şey, kendi kredimden çalan ve beni sömüren, bazen de sabote edebilen bir şeyin kapısını açıp eve buyur etmeye benziyor.
Bu noktada Nietzche’nin ‘üstün insan’ (übermensch) tanımına değinmek istiyorum. İlk çağrışımı itibariyle biyolojik ya da ahlaki olarak diğerlerinden daha iyi biri değildir. Bu kavram insanın kendini aşma halini anlatır. Nietzche’ye göre insan kendini yaratandır. Yaratım sürecinde ise kendini olduğu haliyle kabul edip orada kalmaz; korkularını, alışkanlıklarını, sürü ahlakını aşmaya çalışır. ‘Ben böyleyim, yazgım bu’ gibi kişinin kendisini edilgen ve mağdur pozisyonda konumlandırmasından hoşlanmaz. Ona göre insan, kendini aşandır. Aştıkça kalıplardan uzaklaşarak sorgulayandır. Sorguladıkça bunun kendisini temsil edip etmemesini anlamaya çalışandır. Önüne konulan yemeği beğenip beğenmediğini, ya da aç olup olmadığını sorgulayandır. Üstün insan kendi değerini kendisi yaratır, acıyı bastırmaz ‘ Bunlar neden başıma geliyor ben neden bu kadar yalnızım?’ yerine, ‘Beni neye dönüştürüyor?’ Diye sorar.
Üstün insan hayatın anlamını hazır satın almaz, o anlamı kendisi kurar. Hayatı sadece iyi, olumlu, yeterli, başarılı taraflarıyla değil, kırıkları, tortulu yanları, başarısızları, tekrarlarıyla kabul eder.
Şimdi tekrar ilk paragrafın başına dönelim. Hayatın devinim halinde olmasına vurgu yapmıştık değil mi?
Aynı zamanda sosyal medya gibi katalizörlerin hayattaki var olma halimize dair sorgulamadan satın almaya çalıştıklarımıza nasıl hizmet ettiğini ifade etmiştik.
Burada sosyal bir canlı olduğumuz gerçeği ile; insanın insanla varlık bulabilmesi kadar kendi olarak kalabilmesi, kendi olmasına alan bulabilmesi arasındaki denge ve ahenk kendimizi gerçekleştirebilmemiz açısından elzem.
Nietzche’in üstün insan kavramının hayat yolumuzda hepimize eşlik etmesi dileğiyle…


